Av. Emrullah BEYTAR

Tüm Makaleler...

Barışa doğru giden yol ve şeytanın arkadaşları

Homojen olmayan Türkiye toplumuna yönelik merkezci Kemalist elitler kendi menfaatlerini muhafaza için keşfettiği paradigma inkar ve asimilasyon üzerinden şekillendirmişlerdir. Merkezci elitlerin/resmi ideolojinin Türk ırkı dışında kalan kesimlere yönelik İnkar, Asimilasyon, siyasal eşitsizlik ve antidemokratik uygulamaları Cumhuriyet döneminde önemli bir meselenin ortaya çıkmasına veya var olan sorunu daha da büyümesine sebebiyet vermiştir. Merkezci elitlerin tüm dayatma ve reddetme politikalarına rağmen sorun "Kürt sorunu" olarak tarihe geçmiştir. Resmi ideolojinin İnkar, asimilasyon ve antidemokratik uygulamalarına maruz kalan kesimlerden sadece Kürtlerin ayaklanmış olmasının sebebi bunların sayıca çok olması ve diğer kesimlere nazaran daha fazla ayrımcılık ve işkencelere maruz kalmış olmaları şeklinde açıklamak herhalde çok yanlış olmasa gerektir.

Paradigma İflas Edince

Kürt sorunu bugüne kadar yırmidokuz ayaklanmayı finanse etmiş ve bu ayaklanmaların tamamına karşı resmi ideolojinin benimsemiş olduğu yol şiddet ve çözümsüzlük olmuştur. Bu ayaklanmalardan yırmisekizi silah ve şiddetle bastırılmışsa da son ayaklanmanın aradan geçen çeyrek asır ve harcanan milyar dolarlara rağmen bitirilemedi. Askeri vesayet gölgesinde yapılmış olan siyaset, siyasetçilerin kendi şahsi menfaatlerini koruma ve kollama adına yaptığı günübirlik siyasi hesap Kürt sorunu çöz(e)meyerek kangrenleşmesine sebep olmuşlardır. Sorunun düşünsel boyutta finanse etmiş olduğu çatışmalı ortam Türkiye'nin siyasal ve ekonomik sistemlerinde bilhassa da Türkiye halkından çok şeyler aldığı şüphe götürmez bir gerçektir. Bugün kangren haline gelmiş bulunan bu soruna sağlıklı yöntemlerle müdahale edilip tedavi edilmediği takdirde Türkiye toplumunun geleceğini riske edilmiş olacaktır. Kendi menfaatlerini muhafazaya yönelik, günübirlik siyaset anlayışını benimsemiş, Türkiye'nin geleceğine dair plan ve projeleri olmayan siyasetçilerin tüm bağırış, engelleme ve ithamlarına rağmen özelde Kürt sorunu olarak bilinen ama gerçekte Türkiye sorunu olan bu sorun çözülmelidir. Bugüne kadar izlenen çözümsüzlük paradigması iflas ederek Türkiye toplumunun geleceğinin riske edilmemesi için bir ışık ve şans doğmuştur.

Ortadoğu Yeni Bir Paradigmaya İhtiyacı Vardır.

Bugün hayata geçirilmiş bulunan ve nihai hedefi Türkiye toplumunun hatta Orta doğu halklarının mutluluk ve huzurlarını temin edecek olan bu nazik sürecin olgunlaşması için kamu oyunun önemli bir desteği olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Bu sürecin olgunlaşmasında veya akim kalmasında tarafların kullanacakları dil kadar devlet aklının oluşturacağı yeni paradigma da önemli rol oynayacaktır. Eğer bu paradigma "eşit şartlar altında bir arada yaşama" şeklinde formüle edilip hayata geçirilebilirse Türkiye toplumunun ve Orta doğu toplumların mutluluk ve huzura kavuşmaları kaçınılmaz olacaktır. Türkiye toplumunun geleceğini riske etmekten de kurtaracak bu paradigmanın üç ayağı bulunmaktadır.

Birincisi, resmi ideolojinin antidemokratik uygulamalarından kaynaklı Kürt sorununun sonucunda çıkan ayaklanmalara katılan kişilere yönelik bir adımdır. Bu adım beraberinde silahsızlanmayı da getireceğinden dolayı yapılması gereken il adım olduğu düşüncesindeyim. Bu adımın ismi "genel af" dır.

İkincisi, Aslında Türkler dışından bütün etnik grupların maruz kaldığı ama Kürtler kadar net bir şekilde dile getirmedikleri siyasal eşitsizliklere ve antidemokratik uygulamaların son bulma adımıdır. Bu adımın adı ise "ref'i imtiyaz" yani imtiyazların ortadan kaldırılması/sonlandırılmasıdır. Resmi ideolojinin temsilcileri olan merkezci elitler menfaatlerini umumun zararında gördüklerinden dolayı paradigmalarının bir unsuruda eşitsizlik olmuştur.

Çünkü eşitsizliğin olduğu yerde kargaşa ve sis olacak, kargaşa ve sis devam ettiği sürece merkezci elitler ile şeytanın arkadaşları kendi rantlarını muhafaza etmeleri kolaylaşacaktır.

Öfke yerine aklını, milliyetçi/ırkçı duyguları yerine vicdanını kullanan özellikle yeni nesil Türk kökenli yurttaşlarımız Türkiye de bu eşitsizliğin varlığını kabul ediyorlar. Homojen olmayan Türkiye toplumunun geleceğini riske etmek istemiyorsak ve Türkiye devletinin kendi bölgesinde/dünyada cazibe merkezi olmak istiyorsa hiçbir unsuruna imtiyaz tanımaması, her unsura adil, eşit, insani ve hakkaniyetli yaklaşabilecek bir devlet aklını oluşturmamız gerekir. Herhangi bir unsura tanıyacağımız bir imtiyaz beraberinde adaletsizliği ve eşitsizliği getirdiğinden dolayı toplumsal barışı tesis etmek veya var olanı muhafaza etmek kolay olmayacaktır.

Üçüncüsü, bu çatışmalı sürecin toplumda meydan getirmiş olduğu maddi olmayan yaraların tedavi edilmesidir. Kürt sorunun bir neticesi olarak ortaya çıkan çatışmalı ortam tarihi, siyasi, kültürel ve dinsel gibi ortak noktaları bulunan Türk ve Kürt toplumunda ciddi kayıplara/yaralara yol açmıştır. Bu yaraların tedavisinde devletin önemli bir görev düşmektedir. Bu anlamda Türk ve Kürt anaların kucaklaması toplumsal barışın daha sağlam zeminlerde inşa edilmesini sağlayacaktır.

Selamet-i Millet ve Şube-yi Hafiye

Bir asrı aşan Kürt sorunun geldiği nokta ile 1900 lı yılların başında Kürdistan'daki sorunları Sultan Abdulhamit'e iletmek için İstanbul'a giden ve kendisini bir anda dönemin sıkı yönetim mahkemesinde bulan Said-i Kurdi/Nursi'nin milletin selameti için dile getirdiği sözlerin bugün hala güncelliğini koruduğu kanaatindeyim.

1909'da patlak veren ve II. Abdulhamid'in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan 31 Mart olayında yatıştırıcı bir rol oynamasına rağmen, idam talebiyle Divan-ı Harp'te yargılanan Said-i Nursi'nin, "Her kesin şevkini kıran ve neşesini kaçıran ağraz(kin, düşmanlık) ve hiss-i taraftarlığı uyandıran buradaki şube-yi hafiyeye muhalefet ettim. Herkesin bir fikri var. Ben de hürüm. Selamet-i millet için bir fikrim var: İşte sulh-i umumi, afv-ı umumi, ref'-i imtiyaz lazım. Ta ki, biri bir imtiyaz ile başkasına haşerat(zararlı) nazarıyla bakmak ile nifak çıkarmasın" diyerek toplumsal barışın tesisinde önemli bir rol almıştır. Daha huzurlu, mutlu, zengin ve özgür bir Türkiye için demokratik açılıma destek verilmelidir. Bunu içinde bir tarafta öfke yerine aklı hakim kılmaya çalışırken diğer taraftan da irademize hakim olup vicdanımızın esiri olmalıyız. Aydınlıktan hoşlanmayan ve menfaatini toplumun zararında gören şeytanın arkadaşlarının tuzaklarına düşmeden bu topraklara yeniden huzur ve barışın gelmesi için gayrete gelmeliyiz. Aksi takdirde gelecek neslin tükürüğünden yüzümüzü koruma şansımız olmayacaktır.